top of page

Zamanın İçinde mi Yaşıyoruz, Yoksa İçinden mi Geçiyoruz?

Modern insanın en büyük yanılsamalarından biri zamanı doğal bir şey sanması olabilir. Oysa bugün zamanı deneyimleme biçimimiz, insanlık tarihinin çok küçük bir kısmına ait. Ve belki de bu yüzden sürekli yetişememe, geride kalma ve eksik kalma hissiyle yaşıyoruz.

Bir süredir zaman kavramı üzerine düşünüyorum. Özellikle de lineer zaman anlayışının bizi nasıl dönüştürdüğü üzerine.

Bugün çoğumuz zamanı bir çizgi gibi düşünüyoruz:çocukluk, eğitim, kariyer, evlilik, başarı, yaşlanma…

Sanki herkes görünmez bir rotada ilerliyor. Ve bu rotanın dışına çıktığımızda “geri kalmış” hissediyoruz. Çünkü modern dünya zamanı yalnızca yaşanan bir şey olmaktan çıkarıp yönetilmesi gereken bir kaynağa dönüştürdü.

Artık zaman:

  • optimize ediliyor,

  • planlanıyor,

  • verimli kullanılmaya çalışılıyor.

Boş geçirilen bir gün bile suçluluk yaratabiliyor.

Oysa insanlık tarihinin büyük kısmında zaman böyle algılanmıyordu.

İlk toplumlar zamanı doğanın döngüleriyle deneyimliyordu:mevsimler, hasat, ay döngüsü, doğum ve ölüm… Zaman ileri doğru giden bir ok değil, tekrar eden bir çember gibiydi. Bu yüzden eski inanışlarda “ilerleme” fikri bugünkü kadar merkezi değildi. Hayat bir yere yetişmeye çalışmıyordu. Sürüyordu.

Belki de bu yüzden modern insanın yaşadığı psikolojik yükün bir kısmı lineer zamanın içinden doğuyor.

Çünkü çizgi varsa:

  • ilerleme vardır,

  • ama geride kalmak da vardır.

Bir hedef varsa, başarısızlık da vardır.

Döngüsel zaman anlayışında ise insan merkeze yerleşmez. Doğa senden büyüktür. Dünya sen olmadan da dönmeye devam eder. Bu ilk bakışta değersizlik hissi yaratabilir. Ama belki de aynı zamanda egoyu hafifleten bir tarafı vardır.

Modern dünyada sürekli “kendimizi gerçekleştirmemiz” bekleniyor. Sürekli daha iyi, daha üretken, daha başarılı bir versiyonumuz olmaya çalışıyoruz. Bu yüzden bazen insan kendini yaşayan bir canlıdan çok yönetilmesi gereken bir projeye dönüşmüş gibi hissediyor.

Sanırım bugün birçok insanın doğaya, ritüellere, sadeleşmeye ve “anda kalma” pratiklerine yönelmesinin sebebi de bu. Çünkü bedenimiz hâlâ döngüsel çalışıyor:

  • uyku ritmimiz,

  • hormonlarımız,

  • mevsimsel değişimlerimiz,

  • enerjimiz,

  • yas süreçlerimiz…

Ama yaşadığımız sistem lineer işliyor.

Ve ikisi her zaman uyumlu değil.

Ben artık meseleyi tamamen modern hayattan kaçmak gibi görmüyorum. Zaten çoğumuz için bu mümkün de değil. Saatler, işler, sorumluluklar ve toplumsal düzen varlığını sürdürüyor. Ama belki de mesele lineer dünyanın içinde kendimize küçük döngüsel alanlar açabilmek.

Sabah sessizliği.Mevsimleri hissetmek.Sırf verimli olmadığı için değersiz sayılmayan uğraşlar.Amaçsız yürüyüşler.Bedeni dinlemek.Yavaşlamak.

Belki de insan bazen gelişmek için ileri gitmek zorunda değildir. Bazen sadece kendi ritmine geri dönmesi gerekir.


Peki biz gerçekten zamanı mı yaşıyoruz, yoksa yalnızca bize çizilmiş bir zaman çizelgesini mi takip ediyoruz?

 
 
 

Yorumlar


bottom of page