top of page

Kilometre Sıfır: Bir Orman Ruhunun Fenomenolojisi


İstanbul’un o akıl almaz hızı, insanı fark ettirmeden bir özne olmaktan çıkarıp, sistemin işleyen bir dişlisi, bir "nesne" haline getiriyor. Bir bakıyorsunuz; zevkleriniz, tercihleriniz ve hatta tepkileriniz bile size ait değil; sistemin size giydirdiği o steril üniformanın bir parçası olmuş. İki gün önce eleştirdiğiniz her şeyi, üçüncü günün sabahında vizit sırasında yaparken buluyorsunuz kendinizi.

İşte tam bu noktada, fenomenolojinin o kadim çağrısı duyuluyor: "Özlere dönmek."


Eşik: Ormanın Kıyısındaki Ruh Evi

Bugün Ko Mak’ta üçüncü günüm. Yanı başımdaki ormanın girişinde küçük, estetik ve bir o kadar da vakur bir yapı duruyor: Bir Spirit House (Ruh Evi). Taylandlıların bu animistik geleneği, fenomenolojik bir bakışla tam bir "yönelimsellik" örneği. Onlar doğayı sömürülecek bir "şey" olarak değil, bir "özne" olarak görüyorlar.

Lacan’ın o tekinsiz "Gerçek" dediği, kontrol edilemez doğa; bu küçük evler aracılığıyla simgeleştiriliyor. Ormanın o devasa gücü, insan ölçeğine indirgenip bir diyalog zeminine taşınıyor. Bu, "Burası senin alanın, burası benim alanım" diyen şık bir sınır çizme sanatı. Bir psikiyatrist olarak şunu sormadan edemiyorum: İstanbul’un kaosunda kendi ruhumuz için böyle küçük, dokunulmaz sığınaklar inşa etmeyi neden unuttuk?


Annapurna’dan Koh Mak’a: Üç Anahtar

Seyahatimle eşzamanlı olarak bitirdiğim Maud Ankaoua’nın Bugün Kalan Hayatımın İlk Günü romanı, bu fenomenolojik yolculuğun pusulası oldu. Maëlle’in Nepal dağlarındaki tırmanışı, benim şu an bu sessiz adada yaptığım içsel kazı ile birleşti. Kitap bu anlamda zihnimdeki o "sistem eleştirisi" boşluğunu doldurdu:

  1. Kabul: Olanı, olduğu gibi, tüm çıplaklığıyla kucaklamak. İstanbul’un bizi yutan çarkını reddetmek yerine, o çarkın içindeki "Ben"i fark etmek.

  2. Güven: Hayatın akışına, "doğru zamanın" şu an olduğuna duyulan o mutlak teslimiyet.

  3. Sevgi: Her şeyden önce, kendi yaralarına bir cerrah gibi değil, bir dost gibi bakabilme cesareti.


Ataların Hafızası ve Şamanik Örgüler

Benim için fenomenoloji, sadece kitaplarda kalan bir felsefe değil; her bahar saçlarımı örgülerle doldurma isteğimde, toprakla temas ettiğimde kendime kavuşmamda saklı bir yaşantı. Nesnelerin ruhuna inanmak, ağaçla konuşmak, her canlının özüne saygı duymak... Bunlar sistemin bana öğrettiği "bilimsel rasyonalite"nin çok ötesinde, benim "birincil fenomenolojik deneyimim."


Sonuç: Célébrez-vous!

Şu an dizüstü bilgisayarımın başında, orman ruhunun hemen yanı başında bu satırları yazarken anlıyorum ki: hayatımda yaptığım birçok şey sistemin dayatması değil, benim bu dünyada "buradayım" deme biçimim. İç dinamiğimle uyumlu olan her şey, benim özüme giden birer basamak.

Maud Ankaoua’nın dediği gibi: "Bugünü ve her zaman kendinizi kutlayın."

İstanbul’a döndüğümde o hızın beni tekrar yutmasına izin vermeyeceğim. Çünkü artık biliyorum ki; ne zaman kendimi kaybetsem, zihnimdeki o küçük "ruh evine" sığınabilir, saçımı örerek doğanın ruhlarıyla

bağ kurabilir ve hayatımın geri kalanının o ilk gününe, yani kilometre sıfır noktasına her sabah yeniden uyanabilirim.

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


bottom of page